SİYAD - Sinema Yazarları Derneği
yeler
Murat ÖZER [Yazar Hakknda]
Tüm Yazılarını Göster
ANAMIN YALNIZLIĞI, BABAMIN SESİ (BABAMIN SESİ / Babamın Sesi)

“İki Dil Bir Bavul”la ‘ana dil’ meselesine samimi bir yaklaşım getiren ekip, “Babamın Sesi”yle de benzer bir samimiyetin işaretlerini veriyor. Paramparça olmuş bir Alevi-Kürt ailenin annesinin ‘yalnız umudu’, seslerin giderek kaybolmasına karşın dimdik ayakta duruyor bu hikâyede, bekliyor inatla.

Orhan Eskiköy ile Özgür Doğan’ın leziz projeleri “İki Dil Bir Bavul”, Türkiye’nin doğusunun içine işlemiş olan ‘ana dil meselesi’ni yarı belgesel bir biçemle yamacımıza taşımış, kanadıkça derinleşen problemin ‘tek boyutlu’ bir yanı olmadığını samimi bir yaklaşımla dillendirmişti. Kürtçe özelinde ortaya konulan meselenin evrenselliğini ‘kök’e inerek ortaya koymuştu “İki Dil Bir Bavul”, ki bu tavırla ‘yol açıcı’ bir işlev de üstlenmişti.
Orhan Eskiköy, bu kez yönetmen koltuğuna Zeynel Doğan’ı davet ederek giriştiği ikinci yönetmenlik çalışması “Babamın Sesi”nde meselenin bir başka boyutunu gene ‘insan’ temelli bir yapıyla örtüştürüyor. “İki Dil Bir Bavul”da yönetmen kimliğiyle karşımıza çıkan Özgür Doğan’sa yapımcı olarak projenin içinde yer alıyor. Ortaklık sürüyor anlayacağınız.
“Babamın Sesi”ni, Adana Altın Koza Film Festivali’nde aldığı ödülün ardından yaşanan ‘yapay’ (gereksiz, anlamsız, şuursuz) tartışmaları bir kenara koyarak değerlendirmeye çalışacağız burada. Derdimiz, filmi ortaya koyanların meselesini anlayıp deşifre etmeye çalışmak olacak, o kadar...
Ne mi anlatıyor bu film? Alevi-Kürt bir ailenin farklı koşulların tetiklemesiyle birbirlerinden kopuşunun yarattığı yalnızlığı, bir adım ötesinde ‘dayanılmaz hasret’i beyazperdeye taşıyor “Babamın Sesi”. Aslında son derece zor bir proje bu; neredeyse tamamı iki kişi arasında geçiyor ve sinemanın talep ettiği standart hikâye anlatımından uzak bir yapısı var.
Baba ve iki oğuldan uzakta yaşayan (yaşamak zorunda kalan) Basê Ana’nın yapayalnız bekleyişine tanıklık ediyoruz bu filmde. Genç yaşta gurbete çalışmaya gitmiş (ve belli ki ölmüş) baba, ‘dağ’a çıkmış büyük oğul ve asimile olmasına ramak kalmış kentte yaşayan küçük oğul... Bu üç erkeğin hayatı boyunca sırtına bindirdiği ‘yük’le mücadele etmeye çalışan Basê, onu merak edip yanına gelen küçük oğlu Mehmet’le birlikte bekleyişine devam ediyor hikâyede. Mehmet’in ısrarlarına rağmen evini, toprağını bırakmak istemeyen anne, büyük oğlu Hasan’ın bir gün geleceğine inanıyor. Farklı motivasyonlarla da olsa, baba ile oğul resmindeki benzer ‘terk ediş’ durumuna isyan ediyor aslında. Yapayalnız bırakılmasını hazmedemiyor; bunu sessiz bir çığlıkla yansıtıyor, bir tür ‘kabulleniş’ gibi görünse de...
Filmin dar alana hapsolmuş ruh halini açığa çıkaran anne karakteri, projenin adına da yansıyan ‘ses’ unsuruyla hasretini gösteriyor. Bu noktada, küçük oğul Mehmet de benzer bir dışavurumla duruma dahil oluyor, babasına olan hasretini (aslında babasını neredeyse hiç tanımıyor) hiç olmazsa sesiyle giderebilmeyi umuyor. Gurbete gönderilen ve oradan gelen kasetlerden kulağımıza çalınan anılar, bu ailenin temellerinin ne şekilde sarsıldığını da gösteriyor bizlere. Bugünde ‘duran’ bir hikâyeyi takip ederken, kasetler aracılığıyla geçmişten ‘hareketli’ bir hikâye çalıyor kapımızı. Bugünün yalnızlığının müsebbibi kendini açığa çıkarıyor, ‘parçalanma’nın köklerine doğru bir yolculuğa kapı açıyor.
Bir ‘konuşma’ filmi “Babamın Sesi”. Bazen dile döküyor bu özelliğini, kimi zamansa Basê Ana’nın yüz hatlarına teslim ediyor bütün kelimeleri. Çalıp da karşı tarafın hiç konuşmadığı telefon aracılığıyla hasretini haykırıyor, aynı zamanda endişesini ve düş kırıklığını, öfkesini. Oğlu Hasan’a sesleniyor; seçtiği Kürtçe deyimlerle serzenişte bulunuyor, özlemini en ince haliyle dile getiriyor. Oğlunun döneceğine dair herhangi bir işaret olmasa da beklemeyi sürdürüyor, küçük oğlunu küstürme pahasına.
Orhan Eskiköy ve filmde küçük oğul Mehmet’i de canlandıran Zeynel Doğan, uzun yıllar boyunca yaşadıklarıyla (ve yaşatılanlarla) un ufak olmuş bir ailenin ‘ses’ine ortak ediyorlar bizleri “Babamın Sesi”yle. Bunu çığlık çığlığa yansıtmayı tercih etmiyorlar, ki bu da yapılabilirdi. Aksine, çığlığı içeri çekip gömüyorlar, tıpkı bir ‘kara delik’ gibi. Basê Ana’nın yalnızlığına fokuslanırken, onun giderek kısalan yaşamındaki ‘umut’u silip atmıyorlar. Yılmaz Güney’in “Umut”unu seyreden karakter, bu umudu küçük ölçekte beklerken, yönetmenler de büyük resmi işlerine geldiği gibi şekillendirenlere mesaj veriyorlar belki de. Türkiye’nin dört bir yanında parçalanmaya devam eden ailelerin yazgısını tersine çevirme vaktinin geldiğini işaret ediyorlar.
Bir meseleyi anlatırken merkeze ‘insan’ı koyduğunda, samimiyetin de peşi sıra geleceğini gösteriyor “Babamın Sesi”. Dar bir çerçeve içine sıkıştırılan ve giderek çözümsüzlüğe itilen meselenin insanla kurduğu ilişkinin altını çiziyor film; klişelere ya da sloganlara bel bağlamıyor, tıpkı “İki Dil Bir Bavul”da olduğu gibi. Kelime etmeden ya da çok az konuşarak da ‘anlaşılabileceği’ görülüyor her şeyin. Yapayalnızlığını ‘bekleyerek’ kırmaya çalışan Basê Ana’nın umudunu anlamak için ‘orada’ olmaya gerek yok. Durmak, bakmak, beklemek, seslenmek, dinlemekle geçiyor onun hayatı, ama umut etmeyi bir an olsun bırakmayarak. Yüzündeki her çizgi bir şey anlatıyor, çağlar boyunca yontulan bu yüzdeki. Kimileri anlıyor, kimileri anlar gibi yapıyor, kimileri anlamıyor, kimileriyse anlamamayı tercih ediyor. Çoğunluğun anlayabildiği noktaya varılır mı bilemeyiz, ama şunu biliyoruz ki o umut etmeyi sürdürecek!
“Babamın Sesi”, böylesi bir ruh haline sokuyor insanı işte. Basê Ana’nın bekleyişi, Mehmet’in baba özlemi, Hasan’ın öfkesi, babanın sesi; hepsi birer çentik atıyor ruhumuza. Bir ailenin koyboluşuyla kapımızı çalıyor hüzün, yamacına konuşlanmış ‘isyan’la birlikte. İsyanımız insanlığa, sözümüzse anlayana...

(Milliyet Sanat dergisinin Kasım 2012 tarihli sayısında yayımlanmıştır.)