SİYAD - Sinema Yazarları Derneği
yeler
Olkan ÖZYURT [Yazar Hakknda]
Tüm Yazılarını Göster
(BABAMIN SESİ / Babamın Sesi)

Babaların sesi, bu topraklarda gür çıkar. Çünkü hem evdeki otoritenin hem de ‘varlığımızı varlığına armağan’ etmemizi isteyen, devlet babanın sesidir bu sesler. “Babamın Sesi”nde babanın iki haline de rastlıyorsunuz. Kendilerini görmüyoruz, biri sesiyle diğeri de kah telefondaki tacizleriyle kah mahkeme bildirimi ya da polisleriyle varlıklarını, ama en çok da otoritelerini hissettiriyor.
Maraş Katliamı’ndan zar zor kaçıp sonrasında Elbistan’a yerleşen Doğan ailesinin fertleri de ‘babaların’ taleplerini yerine getiremiyor. Evin babası iş için gittiği yurtdışından kasetler aracılığı ile dillendiriyor isteklerini… Devlet baba da yaşattıklarıyla… Geçmişin üzerine, ki geçmiş sadece ailenin değil aynı zamanda bu ülkenin de tarihi, sünger çekilsin istiyor babalar, bunun için ‘unutun’ diyorlar. Özellikle evin büyük oğlu Hasan, katliamını hatırladığı ve talepleri içselleştiremediği için bayrağı ilk o çekiyor babalara ya da otoriteye. Küçük oğlan Zeynel ise zaten geçmişi pek hatırlamıyor. Ama sürekli de deşiyor. Base ise gittikçe suskunlaşarak tepkisini gösteriyor… Ki film bu haliyle Andrey Zvyagintsev’in ilk filmi “Dönüş”le (Vozvrashchenie) akraba oluyor adeta.
Ama tüm bunlar olurken ne babayı görüyoruz ne Hasan’ı. Kamera hep Base ve Zeynel arasında gidip geliyor. Baba sesiyle varoluyor. Hasan’ın sesi yok ama babanın sesinde, annenin yüreğinde ve hikayesinde o da çıkıyor karşımıza...
“İki Dil Bir Bavul” ile iyi bir başlangıç yapan ekip (Özgür Doğan bu filmde yapımcı olarak kulvar değiştirirken, Zeynel Doğan, Orhan Eskiköy ile yönetmenlik koltuğuna oturuyor) ilk filmlerinde bu topraklarda varlığı bilinen ama görülemeyen ana dil sorunsalını daha görünür kılma çabasındayken, “Babamın Sesi”nde yine bilinen ama duyulamayan seslere öncelik veriyorlar. Bunun için ses daha bir önemli filmde. Ses, önce sakıncalı bir dilin kelimelerine, sonra cümlelerine dönüşüyor, ki, filmin anlatımında da özellikle bu vurgu gözetiliyor. Ama kesik kesik kalıyor cümleler… Özellikle Base ile Zeynel arasında beliren kekeme bir iletişim söz konusu. Kekeme derken suskunluklar, başlayan ama sonu getirilemeyen cümleler, Türkçe başlayıp Kütçe konuşmalardan bahsediyoruz. Lakin bu kekeme halin bir karşılığı, elbet kaynağı var bu topraklarda. Konuşturulmayan, susturulan haller, olaylar kekemeleştiriyor insanları…
Doğan ailesinin kekemeleşmesinin kaynağında da Maraş Katliamı ile Kürt sorununun aileyi gölge gibi takip eden etkileri var. Üstelik hem Kürt hem de Alevi olmanın getirdiği katmerli bir kekemeleşme durumu söz konusu… Lakin ekip “İki Dil Bir Bavul”da olduğu gibi yine insani bir bakış açısını elden bırakmıyor. Bir insan neden inancı yüzünden katliama maruz kalır ya da neden ana dilini konuşamaz soruları insani bir perspektiften seyirciye soruluyor.
İlk filme göre fark ise, ironik bir bakış yerine mesafeli bir yaklaşımın söz konusu olması… Bu mesafeyi de yaşanan acıların insanlardaki etkisine yormak gerek. Özellikle Zeynel’in okulunu ziyaret ettiği sahnede, kamera boş sınıfta dolaşırken onun dışarıdan geçmişine bir mesafe koyarak bakması, ki Zeynel bu sahnede adeta Zülküf’ün büyümüş hali gibidir, bize bunları düşündürüyor.
Filmin merkezinde yer alan Base, hep ağlatılan anaların bu filmde vücut bulmuş hali gibi… Dua etmekten başka şans tanınmayan analar. Ama şunu da içten içe hissettiriyor film, ne olursa olsun analar çekiyor tüm kahrı bu coğrafyada… Bu anlamda Sokurov’un “Aleksandra”sında cephede dolaşan ana ile acılar arasında dolaşan Base’nin birbirlerinden bir farkı olmadığını hissediyorsunuz.
Son tahlilde “Babamın Sesi” geçmişte üstü örtülen ne varsa onlarla helalleşmedikçe farklı farklı şekilde yeniden karşımıza çıkacağını bir aile hikayesi üzerinden ele alıyor. Filmdeki, gövdesine kireç sürülmüş ağacın yağmur yağarken kirecini akıttığı sahne bunun için anlamlı. Çünkü, ağacı korumak için sürülen bu kireçler derde deva olmuyor. Acılar kireç tutmuyor…

(arkapencere.com internet dergisinin 2 Kasım 2012 tarihli sayısında yayımlanmıştır.)